
Ekşi Sözlük hikayesi…
Sedat Kapanoğlu, Türkiye’de ÖSS’yi kazanamadı ama ABD’de dünyanın en büyük şirketlerinden Microsoft’ta yazılım mühendisi olarak çalışmayı başardı. Kapanoğlu’nun sırf hobi olsun diye açtığı Ekşi Sözlük, son yıllarda öyle popüler hale geldi ki ona Microsoft’ta aldığı maaştan çok daha fazla kazandırıyordu. O da işinden istifa etti, Türkiye’ye döndü. Son bir ayda ziyaretçi sayıları tam 6.1 milyon farklı kişi, 112 bin 848 kullanıcısı var, yazılan yazı sayısı ise 90 milyon 943 bin 172… Türkiye’nin en çok tıklanan internet sitelerinden biri olan Ekşi Sözlük işte böyle bir istatistiğe sahip. Onun yaratıcısı …

Ocak ayı gerçekten ilginç bir aydı. Özgüvenim hakkında ciddi bir tespitte bulunma şansını yakaladım. Bakın nasıl oldu? Bir danışanım, sürekli olarak kendini beğenen insanları eleştiriyor, kendini “mütevazı” olarak tanımlıyor ve kendisini takdir etmekten sürekli kaçınıyordu. Enerjisi az, yaşama karşı isteksizdi. Hedefleri çoktu, ama zamanını boşa harcıyordu. Biraz TAT yaparak sorunun kaynağını belirledik: Özgüvenli davranışlar ile böbürlenmeyi karıştırıyordu. Başarısı ile onurlanması, başarılarını dile dökmesi, bulduğu süper bir çözümü paylaşması… bunlar hemen negatif çağrışımlar yapıyordu: “Sakın övüneyim deme, egonu güçlendirme! Alçakgönüllü ol, başkaları seni övsün”. “Sen sadece eleştir” Tanıdık geldi mi? Kültürümüzün …

Artık çok yaramaz bir öğrenciydi. Sürekli olarak eşek şakaları yapardı. Bir keresinde sınıftaki öğretmen sandalyesinin üstüne zamk sürmüştü. Hoca derse geç kalınca başka bir öğrenci öğretmenin taklidini yapmak için öğretmenin yerine oturunca bir daha sandalyeden kalkamamıştı. Pantolon sandalyeye yapışmış çocuk sandalyeden kalkabilmek için pantolonunun o bölümünü kesmek zorunda kalmıştı. Bu işi Artık’ın yaptığı öğrenilince, Artık “öğretmenin arkadaş sizin taklidinizi yaparak sizinle alay edecekti. Ben de ona bir ders vermek istedim.” diyerek bir de üste çıkmayı başardı. Artık aynı zamanda sürekli top peşinde koşan, hiç ders çalışmayan bir çocuktu. O güne …

Kaçıp giderken umutsuzluğun adı konmamış kimliksizliği yakasına yapışmasa insanın,kolay olur belki vazgeçişler… Vazgeçerken kimden ve neden vazgeçtiğinin farkında midir insan? Sorgusuz sualsiz yalnızlıklara savunmasiz atarken kendini, avazı olacak… Sesi olacak bi ışık bulmak çok mu zordur? Giderken yanında umutsuzluğununda katık oldugu yolculuklar, dönüp dolaşıp aynı adreslerde bitmez mi? İçimde hayatın uyandırdığı aynada yabancı sureti, birbaşına sokaklarda ip atlarken, sek sek oynarken görsem inanır mıyım onun ben olduğuna? Cinneti doğuran saatlerin sonsuz acımasızlığına aldırmadan yok saydığımız umutsuzluklar, birileri birazcık daha çok sevsin diye verdiğimiz çabalar, parmak ucundan tutunduğumuz hayatın arkasında …

Sayın Tülay hanım yazılarınızı hiç kaçırmadan takip ediyorum ve çok beğeniyorum bunda da çok samimiyim. Ben üniversite öğrencisiyim ve evde kalıyorum 2 arkadaşımla. Bizim bir sorunumuz var. Biz kimseye hayır diyemiyoruz yani birisi bir şey istediğinde biz hayır diyemiyoruz fakat onun olmasını da istemiyoruz.Nasıl bir yol çizmeliyiz ki arkadaşlarımızı kırmadan hayır diyebilelim… İLGİLERİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM!
Bu mail 2 gün önce geldi. Onlara söz verdim. Size cevabımı sitede vereceğim dedim. Böylelikle konuyu diğer okuyucularımla da paylaşmış olurum diye düşündüm.

İnsanlar yaşlanıyorlar; ama olgunlaşmıyorlar. Kucaklamayı, hoş görmeyi ve sabretmeyi öğrenemiyorlar. Kızıyorlar; suçluyorlar, parmakları kabahatli olarak hep başkalarını gösteriyor; yetmiyor bazen yumruklarını sallıyorlar. Bazen haklılar da. Karşılarındaki kişi kendilerini delirtiyor. Ne var ki, başka bir yol var. Sinirden delirmek, sürekli başkasına kızıp onu suçlamanın, tartışmanın dışında bir yol var…
Ahmet Bey, araba sürerken aniden sağ sokaktan bir araba üstüne fırlıyor; neredeyse kaza olacak yan sokaktan fırlayan arabanın içindeki yaşlıca sürücü kadın açık bir şekilde hatalı. Ahmet Bey pencereyi açar ve bağırır: “Allah cezanı versin kadın, sokaktan ana yola böyle mi çıkılır!”

Pireleri 20 santim derinliğinde fanusun içine koyarlar, alttan ısıtırlar… Pireler rahatsız olur, o ortamdan kurtulmak için zıplar, dışarı çıkar. Sonra? Pireleri 20 santim derinliğinde fanusun içine koyarlar, fanusun üstünü cam ile örterler, alttan ısıtırlar… Pireler rahatsız olur, zıplar, tınk diye cama vurup, geri düşerler. Tekrar zıplarlar, nafile, gene çarparlar… Engel şeffaf olduğu için, kendilerini neyin engellediğini bir türlü anlayamazlar. Böylece, çarpa çarpa, zihinlerinde “özgürlük sınırı” oluşur.